Ege Denizine Son Bakış

İstanbul’dan çıkıp Yunanistan sınırına varmamız epey vakit almıştı. Önce köprüde bir motosiklet kazasına müdahele etmek durumunda kaldık, sonra evde unuttuum insülin kalemimin yedekleri için fellik fellik eczane aramıştık. Sınırı vardığımızda ise en büyük soru işaretimiz, sınırı kolay bir şekilde geçebilecek miydik acaba?

Tura çıkma tarihimizi 1 Ağustos olarak belirlemiştik ama tam da 15 gün öncesinde Türkiyeideki bir darbe girişimi olmuş ve ortalık karışmıştı. Ülkeden çıkışlar sıkı bir şekilde kontrol ediliyordu. Bizim durumumuz ise durumu iyice komplike hale getiriyordu. İşlerimizden ayrılmış, herhangi bir maaş bordromuz olmadan sınırı geçmek istiyorduk. Tam da aranıyormuşuz da kaçıyormuşuz, bunu örtmek için de motosikletle dünya turu kılıfı uydurmuşuz gibi. Ya da bu bizim paranoyaklığımızdı kim bilir.

Sınır polisi bize tahmin ettiğimiz gibi bordromuzu sordu, dedik ki “yok”, nereye gidiyorsunuz dedi, dedik ki “bilmiyoruz”. “Dünya turuna çıktık, hedefimiz akşam Yunanistan’da kalmak” dedik. Garip bakışlar içerisinde geçen bir 3-4 dakika sonrasında damgalarımızı almıştık pasaportlara.

İlk hedefi aşmıştık, belki de en çok çekindiğimizdi. Evet kaçmıyorduk ama aslında biraz da kaçıyorduk. Kendimizi nereye gittiği belli olmayan bir maceraya atmak istiyorduk, bir nevi mevcut, kapana sıkılmış hayatımızdan kaçmaktı evet.

Sırada Yunanistan sınırı vardı. Daha önce defalarca geçmemize rağmen, küçük bir endişe vardı hala içimizde. Komşu ülkeler de mevcut politik durumdan dolayı alarma geçmişti, şüpheli durumlar da lkeye alınmama ihtimali de vardı. Neyse ki Yunan polisi bizi pek sorgulamadı ve sınırı geçtik.

Tuğçe sınırı geçince göbek atıcam demişti. Yunanistan’a hoşgeldiniz tabelasının yanına park ettik ve söz verdiği gibi göbek attı. Attı atmasına da ilk kavgamız bu yüzden olacakmış onu anladık o an. Basit bir telefonu yan tuttun dik tuttun hadisesi kendimizi sorgulamamıza sebep oldu. Neden böyle bir yola çıkmıştık, artık dönecek bir evimiz de yoktu. Acaba hayatımızdaki en yanlış kararı mı vermiştik. Çok mu cesurcaydı? Bir ağlama krizine dönüşen bu kavga, bizi biraz kendimize getirdi. Evet öyle kolay olmayacaktı bu gezi. Avrupadan başlamakla da doğru bir karar verdiğimizi anladık o an.

Sarıldık, konuştuk ve yola devam ettik. Normalde otoyollarını kullanmaya alıştığımız Yunanistan’ın bu sefer köy yollarından sahile vardık. Bölgede sıklıkla Türkler yaşadığı için anlaşmak iletişim kurmak hiç zor olmuyordu. Sahilde bir toprak yolda sürerken bulduk kendimizi. Yıkıntı ve kalıntıların arasından sürerken bir deniz kenarında bulduk kendimizi. Güzel sakin bir plaj, minik bir büfe ve park etmiş arabalar vardı. Uzaktan bakında güven veriyordu.

Büfeye yaklaştık, önce biraz dinledik nece konuşulduğunu ve Türkçe olduğunu duyunca rahatladık. Hemen yanaştık ve akşam orada çadır kurup kuramayacağımızı sorduk. “Evet” dediler dostça. Sonra da sabah kaçta açtıklarını sorduk ki buzdolaplarına insülinleri koyalım. Sanırım 9 gibiydi açılışları, bize de çok uygundu. Birer bira açtık, kurduk çadırı Ege’ye karşı. Biraları içerken bir daha ne zaman Ege’ye girebileceğimizi bilmiyorduk bile. Küçük dalgalarla oluşan çakıl taşı sesi o kadar rahatlarıyordu ki, sınırı geçtikten sonra yaşadıklarımızı unutuvermiştik. Keyfimiz çok yerindeydi. Otoparkta kalacağı belli olan bir karavanı d görünce iyice rahatlamıştık, yalnız olmayacağız diye. Hava yavaşça karardı ve biz gökyüzünü seyrederek daldık uykuya.

Sabah kalktığımızda sadece karavan vardı. Bir de çeşme yakınında. Sanki hep yaparmışız gibi gittik motorları yıkadık. Maksat büfe açılana kadar vakit öldürmekti. O arada büfe sahipleri geldi, termoslarımızı buzdolabındna aldık teşekkür ederek, ve yola koyulduk. Hedefimiz direkt kuzeye yönelip Bulgaristan’a girmekti. Sıra sıra Türk köylerinden geçtik. Hatta birinde durup dondurma bile yedik. Aynı pastaneden termoslara da buz doldurduk çünkü hava epey sıcaktı.

Yolda aklımızda tek bir şey vardı. İlk kavgamızı yapmıştık, evsizliğin ilk gecesinde kalacak güvenli bir yer bulmuştuk. Ve yola devam ediyorduk…

Veda

Ev kapanmış, motorlar satılmış, tarih belirlenmiş, herkese haber verilmiş, çanta provaları yapılmış, gün sayılıyordu.

Yıllardır içinde kaybolduğumuz o kocaman şehri geride bırakıyorduk. Bilinmez, tahmin edilemez, ne kadar plan yapılsa da şaşırtmaya gebe bir yolculuğua yelken açıyorduk.

Motorlarımız küçücük, çantalarımız büyük, bedenlerimiz narin dünya ise acımasızdı. Hep soruyorlar hiç korkmadınız mı yola çıkarken diye, nasıl cesaret ettiniz diye. Şimdi bakıyoruz da hakikaten nasıl yaptık. Şimdi karar vermeye kalksam en az 10 katı düşünürüm ben mesela. Fakat o gün farklıydı, ister cahil cesareti ister gözü karalık ama üzerinde çok da düşünülmemiş bir karardı bizimkisi.

Moda’da bir kafenin bahçesinde toplandık. Herkes ama herkes geldi. Ailelerimiz, arkadaşlarımız. Kimisi İstanbul dışından kimisinin kolu kırık. Zaten 2 hafta önce darbe girişimi olmuş ülke de karışık. Ülkeden çıkıp çıkamayacağımız bile belli değil.

Herşeyi düşündük mü acaba, eksik bir şey var mı? Bitmeyen sorular, ama o akşam herkes yanımızda, gülüyoruz eğleniyoruz, olması gerektiği gibi.

Tura başlama kararını verirken demştik ya evlenip parayı çar çur edeceğimize dünya turuna mı çıksak diye, işte öyle bir vedaydı ki düğün yapsak bu kadar insna gelip bu kadar içten davranmazdı. Biz de bu kadar keyifli vakit geçiremezdik.

Ailelerin gözü yaşlı, arkadaşların yüzü gülerek uğurlandık. Daha sonra anlayacağımız şekilde, koca bir yapbozun birer parçasıymışız meğer yola çıkarken. İçini dönünce doldurup dolduramayacağımız bilemediğimiz bir boşluğu geride bırakarak bir yolculuğa çıkıyormuşuz meğersem…

Rota Kararı

Herhalde üzerinde en az yazabileceğim kısım bu kısım olsa gerek. Dünya turuna çıkıyoruz kararını verdikten 3 saat sonra rotamız hazırdı. Biliyorum pek çoğunuz “nasıl yani?” der gibi okudu bu son cümleyi ama hakikaten bu kadar hızlı karar verdik.

Genel olarak ikimizi de tanımlarsak, aksiyon almaya yönelik tezcanlı karakterleriz. Bir karar hakkında ne kadar çok düşünürsek motivasyonumuz o kadar çok düşer. Mesela ola ki bir konuyu karara bağlamadan yatalım, sabah kalktığımızda o konu çoktan kapanmıştır. Kolay kolay da bir daha masaya gelmez.

Günümüzde bilgiye ulaşmak aşırı kolay. Eskiden Türk gezginlerin ancak kitabı varsa onlardan haber alırken, şimdi neredeyse hepsi facebook kullandığından Türkçe bilgi almak bile çok kolay. Bizim ise elimizde aşağı yukarı belli olan bir bütçe, turdan beklentilerimiz vardı. Ama bütçenin kaç ay yeteceği tamamen hangi ülkelerde ya da kıtalarda ne kadar kalacağımızla ilgiliydi.

Diğer bir husus da hangi yönden başlayacaktık. Doğudan Rusya üzerinden mi, evet ikimizde Hindistan, Pakistan gibi ülkelerden geçmek istemyorduk. İnsan’dan, kalabalıktan zaten sıkılmıştık, kendimizi doğanın kollarına bırakmak istiyorduk. Rusya’nin nüfus yoğunluğu ve doğası bizim için çekiciydi. Ama yola doğudan başlamak beraberinde hiç bilmediğimiz coğrafyalarda tamemen öngöremeyeceğimiz problemlerle boğuşmamız sonucunu da ortaya çıkarabilirdi. Öteki alternatif ise batıdan yani Avrupa’dan başlamaktı. Planlamasını daha kolay yapabileceğimiz ve başımız bir iş gelirse de ülkemize rahatlıkla dönebileceğimiz bir yer olmasıydı. Herhalde planlama aşamasında en çok tartıştığımız (15-20 dakika kadar) konu buydu. Tuğçe’nin argümanı güvenlik ve planlama iken benim argümanım “ya hallederiz bir şey olmaz” olunca tabi ki Tuğçe’nin dediği oldu 🙂

Sonrasında kabaca mevsimleri kontrol ettik, nereye gitsek sonrasını nasıl kolay getiriyoruz diye. Afrika burada elendi çünkü bir kere Afrika’ya geçince hem paranın önemli bir kısmını burada harcayacak hem de Güney Amerika’ya gittiğimizde kış olacaktı. Güney Amerika ise en çok görmeyi istedğimiz yer olduğundan ya Afrika ya Güney Amerika’dan devam edecektik Avrupa’dan sonra, o yüzden Güney Amerika dedik. Güney Amerika sonrası ise paramız neredeyse tükenmiş olacağı için Kolombiya’dan motorları Rusya’ya göndermeyi planladık. Bu arada ta o zamandan tur masraflarının en büyük kaleminin kıtalararası motor transferi ve uçuşlar olduğunu bildiğimizden maksimum 2 adet transfer planlıyorduk. Rusya vizesi ise bize o dönem için ülkeyi baştan başa geçmeye yeten bir vizeydi ve mevsim de yine yaza geliyordu. Rusya’nın yazı çok kısa olduğundan Sibirya’da donmak istemiyorduk.

Ülkelerdeki kalış sürelerimizi o lkelerdeki masrafları kabaca hesaplayarak kontrol ettik ve mükemmel bir uyum vardı. Bunu yapabilmek için ise onlarca site var. İşte benzin ne kadar, McDonalds’ta bir menü ne kadara kadar herşeyin fiyatına bakabiliyorsunuz.

Rota belli olmuştu. Türkiye – Avrupa – Güney Amerika – Kuzey Asya – Türkiye 🙂

Vize ve Aşı Hazırlığı

Rotaya karar verdikten sonra karşınıza iki konu çıkıyor araştırılması gereken. Birincisi ülkelerin vize ve evrak gereksinimleri, diğeri de gitmeyi planladığınız yerlerdeki hastalıklar ve aşıları.

Rotamız Avrupa üzerinden başlayacağı için doğal olarak Schengen vizesi almamız gerekyordu. Fakat Schengen vizesi ile ilgili sıkıntı, tek seferde maksimum 90 gün Schengen bölgesinde kalabilmekti. Bu da 3 aylık bir süre içerisinde Avrupa rotasını tamamlamayı gerektiriyordu, ya da Schengen bölgesi dışına çıkıp bir 90 gün de orada kalıp tekrar girmekti. Fakat son ihtimal bizim için sözkonusu olamayacağı için ilkne odaklandık. Ama yine burada da şöyle bir sıkıntı var. Mesela ABD vize verirken 10 yıllık veriyor istisnasız, fakat tek girişte ABD’de ne kadar kalabileceğinize sınır polisi bastığı damgayla karar veriyor. Schengen bölgesindeki uygulama da ise, vizenizin üzerine bu bilgi konsolosluktan çıkarken girilmiş oluyor. Yani vizeye başvurdunuz ve pasaportunuz geldiğinde, o an belli oluyor tek seferde içeride kaç gün kalabileceğiniz.

Diğer bir sorun da vizeyle ilgili, ikimizin de işsiz olmasaydı. Yani bizi destekleyen bir şirket yoktu evrakların arasında, üstelik gidip dönmeyecektik de. Yani vizeyi alamayabilirdik. Evet vizeye şirketlerde çalışırken de başvurabilirdik ama o zaman verilen vizeler geçerlilik olarak uzun da olsa, o ilk başta bahsettiğim tek girişteki kalma süresi bakımından genelde kısa oluyordu. 45 güne kadar vize alablmiştim şimdiye kadar ama 90 gün biraz iddialı olabilirdi. O yüzden oturduk güzel bir dilekçe yazdık. Dilekçede Avrupa’daki 90 günün sonrasında Almanya’dan gemiyle motorlarımızı çıkartacağımız bizim de uçakla ayrılacağımız bilgileri de yazıyordu, tabi ki bu evrakları da vize başvuru belgeleri arasına koyduk. Nakliye şirketiyle olan anlaşmamız, ve yazışmalar, birer de uçak bileti rezervasyonu. Ve tabi ki en sona da, bizim için süre geçerliliği değil, tek seferdeki kalış süresinin maksimum ne olabiliyorsa o olmasıni istediğimizi belirttik.

Heyecanlı bir bekleyişten sonra, vizelerimi almaya gittik. Kalpler biraz hızlı atıyordu. Fakat sonucu görünce çok mutlu olmuştuk. Olabilecek en kısa ama tek seferdeki en uzun kalmalı bir vize vermişlerdi. Vizeyi de Yunanistan’dan almıştık ilk destinasyonumuzun orası olacağı için.

Hazırlık aşamasının en belirsiz aşaması ise Schengen vize başvurumuzdu. Normalde çalışıyorken başvurunca her şey bir nebze daha kolay olsa da verilen vizenin tek seferde kalış süresi genellikle kısa oluyordu. O yüzden işlerden ayrıldıktan sonra sağlam bir dilekçe ve Avrupa’dan Güney Amerika’ya motor yollayacağımız firmadan aldığımız onay yazısıyla beraber başvurumuzu yaptık. Dilekçenin anahtar cümlesi “bizim için vizenin geçerlilik süresi çok mühim değil, maksimum kalış süresi olan 90 günü verin yeter”di. Ve öyle de oldu, ne SGK göstergemiz vardı ne de maaş yazımız. Bankadaki para ve dilekçe. 6 aylık ve tek seferde 90 gün geçerli vizeyi aldık. Sağ ol komşu, geliyoruz!

Yoldaki diğer ülkeler için ise bir vize başvurusu yapmadık, çünkü kesin olarak ABD’ye gitmeyecektik, Güney Amerika’daki hiçbir ülke vize istemyordu, Rusya vizesine de yoldan başvurabiliyorduk.

Diğer konu ise aşılardı. Rotamız üzerinde salgın hastalık taşıyan bir ülke pek yoktu ama yine de seyahat sağlığı merkezinin üzerisi üzerine, tifo, tetanos ve sarı humma aşılarımızı olduk. Sanırım en çok tetanos acıtmıştı. Seyahat sağlığı merkezi, Türkiye’de doğru düzgün çalışmayı başarmış olarak kalan nadir yerlerden birisi.

Destekçilerimiz

Bu yazıda da bize daha takipçi sayımız artmadan, bizi dinleyip bize inan kişiler ve kurumlardan bahsedeceğiz.

Her ne kadar kendi yağımızla kavruluruz desek de bir yandan da sponsor aradık yola çıkmadan önce. Bunun sebebi hem daha yeni ekipmanlarla yola çıkmak hem de birilerini bize güvendirebiliyor muyuz bunu görmekti aslında. Herkes ya da her firma olaya sıcak yaklaşmadı tabi ki. Poposuyla güleninden, mesaja cevap vermeyenine, yapıcam diyip yapmayanına kadar koca bir liste yazardık ama kimseyi karalamak değil niyetimiz. Nasıl olsa sonrasında kendileri bizimle “çalışmak” istediler tur bitince…

Neyse, sitemkar bu girişten sonra şu güzel kişileri ve kurumları bir bir sıralayalım. Sıralamayı da destek büyüklüğüne göre değil, kronolojik olarak yapalım ki kimsenin gönlü kalmasın.

Trexes Adventure Equipments

Sevgili Kadir, Hakan abi, ve Tahir baba. Bu üçlü hakkında ne yazacağımız bilemiyorum. Aslında anılar kısmında uzun uzun bahsetmek iistiyorum kendilerinden o yüzden şimdilik kısa bir özet verip devam edeyim. Bu üçlü ile bir fuarda tanıştık ve gözlerimizin içine bakarak bizi dinleyen ilk insanlar oldular. Biz onlara, onlar bize inandı. İnceleyip çok beğendiğimiz yan çantalarından birer çift hediye ettiler. O çantalar evimiz oldu 25 ay boyunca. Hem bizi hem koca bir dünyayı taşıdılar. En dayanıklı ekipmanlarımız oldular.

http://www.trexes.com.tr

Roche

Tip 1 diyabet hastası olduğum için temasa geçtik ve fikrimizi beğenip bizi desteklemek istediler. Diyabet yönetimde çok önemli bir şey olan ölçüm cihazlarını ve ölçüm çubukları konusunda desteklediler tur boyunca. Bu desteğin gerçekleşmesini sağlayan Tolga’ya ne kadar teşekkür etsek azdır.

https://www.roche.com.tr/

Mototal Sina

Sina abi… 3 nokta yeterli aslında onu bilenler için. Kocaman bir kalbi var. Geçinmesi azıcık zor olsa da size bir kere inanırsa hayatta yolda bırakmaz. İçindeki çocuğu dahil edebileceği bir oyun varsa hiç geri kalmaz. Sayesinde tura yep yeni motosiklet kıyafetleriyle başladık. Bizim bile aklımıza gelmeyeceği kadar destekledi bizi. Çok sağ olsun!

http://www.mototal.com.tr/

Kutupayısı Outdoor

Kutupayısı gezginlere ve aktif olarak içerik paylaşanlara destek veren güzel bir kurum. Kaliteli de bir ürün gamı var. Yol boyunca insülinlerimizi korumamızı sağlayan termoslarımızdan, 2 yıl boyunca içinde yaşadığımız çadırımıza kadar geniş bir liste ile bizedestek oldular. Bu birlikteliği sağlayan Güncel’e buradan kocaman bir selam olsun.

https://www.kutupayisi.com/

Aerostich

Aerostich ABD’de adventure motosiklet tulumları üreten çok iyi bir firma. Kendileri ile temasa geçip, motosiklet kıyafetlerimizin eskidiğinden ve güvenli olmadıklarından bahsetmiştik. Bize yep yeni iki adet tulum diktiler ve gönderdiler. Bu sayede kafamız rahat bir şekilde turu bitirdik. Bu birlikteliği sağlayan OMM derneğine teşekkür ederiz.

https://www.aerostich.com/

Bu listeye motorlarımız boyayan Maksim, Çantalarımızı takan Birol, çantalarımıza yaıştırdığımız 3M reflektörleri hediye eden Barış İşgüvenliği, OMM derneği, ailemiz ve arkadaşlarımız gibi irili ufaklı pek çok kişi ve kurumu da eklemek istiyoruz. Sağ olsunlar var olsunlar.

Tip-1 Diyabet’im Hakkında

Tura başlamadan önce kafamızı kurcalayan en büyük problem tip 1 diyabet olmam ve bununla ilgili yaşayacağım zorluklardı.

O zamana kadar hiç bir aktiviteme engel olmayan diyabet bu sefer biraz düşündürüyordu. Bunun başlıca sebebi ise, kolayca temin edebildiğim ve rahatlıkla soğuk zincirde muhafaza edebildiğim insülinleri yolda nasıl temin edecektim. İki alternatif vardı. İlki yanımızda taşımak, ikincisi ise yolda ya satın almak ya da hastanalerde muayene olup ilaç yazdırmak, tabi mümkün olursa.

İlk olasılıktaki zorluk, motosikletin sınırlı bagajında kaç aylık ilaç taşıyabilecektik ve bu ilaçları bozulmadan nasıl saklayacaktık. İkinci ihtimaldeki handikap ise, ya ilaç bulamazsak o zaman nasıl idare edicektik, ve eğer ilaçları yazdırmadan, satın almak zorunda kalırsak, bunun bütçesi ne olacaktı…

İlk alternatif üzerine yoğunlaştık, çünkü evde en azından 7-8 ay yetecek kadar insülinim vardı. Saklama konusu ile ilgili de biraz deney yaptık yola çıkmadan. Aklımızdaki fikir insülinleri kaliteli ve büyükçene yemek termoslarına koyup, her gün içlerine restoranlardan, kafelerden veya barlardan buz temin edip sürekli belli bir sıcaklığın altında tutmaktı. Evde yaptığımız birkaç denemede anladık ki her gün buz takvyesi yaparak insülinleri maksimum 8 derece olacak şekilde saklayabiliyoduk. Termosları da direkt güneş ışığı almayacak şekilde çantaların ortasına doğru yerleştirirsek, 1 hatta 2 gün yeterli sıcaklıkta saklayabileceğimizi düşündük. Bu plan için yine de biraz daha araştırma yapmaya gerek vardı. Mesela bilimsel makaleleri okuyup, insülinlerin kaç derecede ne kadar kalırsa etkilerinni ne kadar düştüğünü araştırdım. Çıkan sonuçlar oldukça motive ediciydi. Örnek verirsem eğer, bir insülin oda sıcaklığında 1 ay beklerse ancak etkisinin %20’sini kaybediyordu. Tamamen bozulmuyor etkisi düşüyordu.

Hem evdeki tstler hem de okuduklarımdan çıkardığım sonuçlarla insülinleri yanımızda taşımaya karar verdik. En az yer kaplayan kartuş şeklindeki insülinleri tercih ettik. Kalem sabit, kartuşlar değişiyordu bu da nerden bakılırsa bakılsın tehminimizden %50 daha fazla insülin taşımamızı sağlamıştı.

Tur boyunca 3 kere takviye yapmamız gerekti. Birisini Arjantin’de uzunca bir mola verdiğimizde, ailelerimizin bizi ziyarete gelmesiyle aldık, diğerini ise ABD’de New Jersey’deyken bir arkadaşımız vasıtasıyla. Son takviye ise Singapur’a motorları gönderdikten sonra Türkiye’ye uğradığımızda temin etmiş ve yanımızda taşımıştık.

Yol boyunca sürekli istediğimiz sıcaklıkta tutamasak da insülinleri neredeyse hiç bozulmadılar. Bozulan tek şey şeker ölçüm cihazı oldu ama sağolsun üretici firma yedekli vermişti bir nevi sponsor olarak ve o sayede problem yaşamadık.

Diğer bir destek de Roche firmasından gelmişti. Diyabet yönetiminin en önemli unsuru olan ölçüm yapmayı kolaylaştırmak için beni ölçüm çubuklarına boğmuşlardı. Ne kadar teşekkür etsem azdır.

Turda diyabet yönetimiyle ilgili ise en çok zorlandığımız ülke ABD ve bazı Asya ülkeleri oldu. Karbonhidrattan zengin beslenme alışkanlıkları olan bu ülkelerde şeker kontrolü oldukça zordu. Zaman zaman yüksek değerlerde seyretti. Fakat Tayland, Singapur, Laos gibi ülkelerde ise noddle çorbaları sayesinde tekrar düzene girdi diyabet.

Yani özetleyecek olursak biraz araştırma, dikkat etme sonucunda koca bir tur hiçbir sorun yaşamadan bitti. Yine olsa yine yaparız 🙂

Başlangıç

Motosiklete başlamam yıllar öncesine dayanıyor. Adını sonraki yazılarda birkaç kere okuyacağınız bir arkadaşımdan öğrendim. Ama bana sadece gezmeyi anlattı motosiklet ondan sonra. Motora bakınca hız yapmak, lastik yakmak gibi şeyler hiç aklıma gelmiyordu. Gece gündüz aklımdan çıkmayan tek şey vardı, o da motoru yükleyip bir yerlere gitmek. Varmak değil de yolda geçen vakit, aradığım buydu hep.

Gel zaman git zaman arkadaş çevremden hobilerime her şeyin motosiklet ekseninde evrilmeye başladığını farkettim. Farklı bir kapı açtı. Ve bir gün Tuğçe ile tanıştık. Kasklarımızı çıkarmadan el sıkıştığımızı hatırlıyorum, ve buluşma noktasına beraber sürmüştük. Daha o sürüşte anlamıştım bu ilişkinin çok şeye gebe olduğunu. Ben ilk defa naked bir motora binmiştim, o da motorla kamp yapmaya gitmişti. Her şey değişiyor ve yerine oturuyordu.

Bir gün içimden geldi ve evlenme teklif ettim, evet diyeceğinden 4 sene sonra evleneceğimizi bilmeden.

O gece kısa bir hesap yaptık, ve gördük ki evlilik kurumu için harcamamız gereken para neredeyse sahip olduğumuz motorlarımız ve arabamızı satsak ancak yetiyordu. Aklımızda hem sadece evlenme yoktu. Ben yıllardır yaptığım işimden çok sıkılmıştım, Tuğçe de kendi stüdyosunu açıp derslerini orada vermek istiyordu. Hem evlilik hem de iş kurma hayallerinin arasında kaybolup gidecekti uzun tur hayalleri. Ve aynı gece karar verdik her şeyi satmaya, geride bırakmaya ve yola çıkmaya. Gittiği yere kadar, bilmediğmiz şekilde…

Nisan 2016

Ortaköy, İstanbul, Türkiye