Hollanda

Tura yeni başlamıştık ilk kampingimizdi, müzik ve eğlence tutkunu romenlerin sabaha kadar eğlendiği bir otelin yanına kurulu Kamping Ananas’ta Transalpina geçişi öncesi dinlenmek istemiştik sadece. Olmadı, oldurmadılar, sabaha kadar çaldı müzik 🙂 O gece tanışmıştık Anja ile. Biz çadırımızı kurmaya çalışıyor, o da bulaşıktan dönüyordu çadırına. Gezmeye gelmişler eşiyle ama o kadar biliyoruz, ha bir de yoga eğitmeni olduğunu, bize kartını verdi, hızlı ama içten bir sohbetin bitiminde, biz de ona turumuzun adresini söyledik ki takip edebilsin. Sabah tekrar karşılaştık ve iyi yolculuklar diyip ayrıldık kampingden. Fotoğrafları ve videoları beğenerek başlayan diyalog, yorumlaşmaya ilerledi ve Belçika’ya geldiğimizde, bir fotoğrafın altına çok yakınsınız, bir kaç gün sonraki bir fotoğrafa ise iyice yaklaştınız yazmıştı. Bize Ananas kampingde eğer yolunuz düşerse her zaman için gezginlere yerimiz var demişti. Bunu hatırlayıp, utanarak da olsa sormuştuk acaba onlarla bir gece kalabilir miyiz diye, ve jet hızıyla tabi ki cevabı geldi. Rotamızı Vorschooten adlı kasabaya çevirdik. Avrupalı’nın en sevdiğim yanı, seni dinleyip, senin kararlarına saygılı olup hiç karışıp bulandırmamaları ve en çok da sadece bir gün kalabileceğimiz için trip yapmamaları. İstanbul’dan kendimizi 10 günde zor ayırdığımızı düşünürsek bu davranışları avrupalıların çok hoşumuza gidiyor.

Mesajlaşarak yaklaştık ve daha eve dönmemiş oldukları için yakınlardaki bir ispanyol restoranına kapağı attık. Tam biraları söylemiştik ki Anja masaya oturuverdi 🙂 Birları bitirdik ve hemen evin yolunu tuttuk. Ev iki sokak arkadaydı ve yürüyerek bizden daha hızlı gitti, sokağa girdiğimizde bizi kameralar ve komşular karşıladı. Ankara caddelerinde halkı selamlayan ismini bir türlü yazmayı beceremediğim o yüzden okunuşyla idare edeceğiniz “ayzenhavır” gibi hissettik 😀 Motorlar park edecek yerleri yoktu ama karşı komşularının bahçesinde yer vardı, onlara sordular ve motorları oraya koyduk. Komşuları da kendileri gibi tatlıydı.

Evin çatı katını Anja’nın hem kendi yaratıcı çalışmaları hem de bizim gibi misafirlerin konaklaması için ayırmışlar. Anja devlette uzun yıllar çalıştıktan sonra işi bırakıp, halkla içiçe girebildiği bir işi benimsemiş. Kimisine yemek yapıyor, kimisine ipad kullanma dersi veriyor, kimine yaşam koçluğu kimine yoga dersi veriyor. Yerinde duramayan müthiş bir insan. Eşi de konsolosluk ve çeşitli bakanlıklarda çalışmış ve hala da çalışan Hidde. O da en az Anja kadar deli dolu birisi. Hep beraber bol peynir tadımlı yemek öncesi şarap eşliğinde sohbet ettikten sonra sofraya oturup bol bol gevezelik yaptığımız harika bir yemek yedik. Anja yemekleri tayvan mutfağına göre hazırlamıştı ve hepsi harikaydı. Hidde’nin ise italyan aksanlı ingilizce taklidini hayatta unutamayacağız 🙂

unadjustednonraw_thumb_513

Çılgın bir muhabbetin sonunda sabah Hidde erken gideceği için bir hatıra fotoğrafı çekip öyle yatalım istedik. Hidde koltuğa yattı ve cumhurbaşkanımıza ithafen yeni paşa benim dedi ve bu poz ortaya çıktı 🙂

unadjustednonraw_thumb_4d9unadjustednonraw_thumb_4e6

Sabah sırayla banyoya girdik hepimiz, çünkü geceden öyle anlaşmıştık 🙂 Anja ile beraber muz ve yumurtadan yapılmış pancake’leri indirdik mideye. Nefisti. Vedalaştık ve düştük yola. Ama portekizden topladığımız çok güzel kabuklarımızdan birisine bir not bıraktık ve öyle ayrıldık, harika bir çift ile harika bir gece geçirmiş olduk.

Yol üstü Amsterdam’a da uğradık. 3-4 saatlik bir şehir turu yaptık yürüyerek. Sonra da şans eseri aynı zamanda aynı yerde olduğumuz arkadaşlarımız Gamze ve Altan ile buluştuk, beraber Heineken müzesini gezdik. Onlarınki de bambaşka bir başarı hikayesiydi. İstanbul’da bir minibüste yaptıkları nefis waffle’larla süper bir marka (http://twitter.com/wafflelovetr) yaratmışlar. İşler de büyümüş, umarız daha da büyür ve böyle güzel bir aile beraber gezmek için daha çok vakit bulurlar.

unadjustednonraw_thumb_511unadjustednonraw_thumb_4fbunadjustednonraw_thumb_4f0

Bir sonraki durak ise bambaşka bir arkadaştı. İstanbul’da soğuk ve karlı bir günde eve alıp çocuğumuz gibi baktığımız Jens ile mesajlaşıyorduk. Bizim Hollanda’ya geleceğimizi öğrenince o da çok heyecanlandı ve biz daha soramadan davet etti evlerine. Onunla İstanbul’da öyle ilgilenmiştik ki, babası da sıkı takipçimiz olmuştu. O da heyecanla bizi bekliyordu. Jens’in verdiği adresi maps.me sayesinde şak diye bulup arka bahçelerine dalıverdik. Jens çok sevindi, ailesi de öyle. Geldiğimizde güneşi batırıyorlardı bira eşliğinde. Annesinin adı Ivona, babasınınki ise Pjer. Jens ile sarılıştık, özlemişiz 🙂 Babasını da sanki yıllardır tanıyor gibiydik, öyle sıcakanlı karşıladı. Annesi de aynı sıcaklıkta karşılayınca bizi, sıcacık bir yuvaya geldiğimizi anladık. Ivona emekli biyolog, babası ise freelance boya ustası. Jens ise sahil güvenlikte çalışıp, para biriktirip, kışın da gezen bir genç 🙂 Tam olarak kendilerine yeten bir hayatları var, çok imrendik diyebiliriz. Kamperduin adlı bu kasabada zaten huzursuz olmak mümkün değil gibiydi.

unadjustednonraw_thumb_52cunadjustednonraw_thumb_4feunadjustednonraw_thumb_536

Annesi ve babası sanırım sofrayı hazırlıyorlardı biz Jens ile yörenin yerel biralarını bahçede tadarken. Önceki gece tayvan yemeği yemiştik hatırlarsanız, sebebi de Anja’nın Hollanda’da patatesten başka bir yerel gıda olmadığı için böyle yapmasıydı. Ivona ise o patates ve lahana ile öyle bir yemek hazırlamıştı ki, ilk lokmayı aldıktan sonra benden gelecek tepkiyi beklerkenki yüz ifadesini anlatamam. Yemek hardalla karıştırılarak yeniyormuş, ilk lokmada öyle yapmamıştım, sonraki lokma da ise hardalla karıştırıp yedim. İkinci lokma çok daha güzeldi hatta baya güzeldi ama sanırım ilk lokma sonrası sevmediğimi düşündü yemeği ve biraz üzüldü, ben de üzüldüm. Bir de tüm avrupa domuz yerken bu ailenin bize nadir bulunan dana etinden yapılmış sosisten pişirmişti. O da güzeldi. Yerel mutfağı, yemeği yok denen Hollanda’dan bile sadece patates ve lahanayla yapılabilecek güzel bir yemek çıkabiliyordu. Sadece köyde olmak yeterliydi.

Jens bizden ayrıldıktan sonra Bodrum’da üç hafta geçirmiş, orda ufak bir romantizm yaşamış, bunları anlattı, biz de yolculuğumuzu anlattık. İstanbul’dayken bahsetmiştik ama daha sadece plandı ve bunu yapıyor olduğumuza ve ona uğradığımıza ne kadar çok sevindiğini defalarca kez tekrarladı. Bir de arada Mitsubishi L300’den yapılma bir karavan almış, anca kendine yetecek kadar büyüklükte, ondan bahsetti. Bahsetti çünkü, araç bahçede değildi, bakımdaymış. Sabah onunla karavanını almaya gelebileceğimizi söylediğimizde çocuk gibi sevindi. Onun için herşeydi bu karavan, sörf takımlarını alıp, portekize doğru sürecekti bizden sonra. Karavanı aldık, eve park ettik ve sahile yürüdük hep beraber. Sonra da hafiften toparlanıp çıktık yola. Yola çıkarken Ivone Tuğçe’ye en değerli deniz kabuklarından bir tane Tuğçe de kendininkilerden ona bir tane verdiler ve öyle ayrıldık. Gözden kayboluncaya kadar arkamızdan baktılar, evimizden ayrılıyor gibi hissettik.

unadjustednonraw_thumb_52aDCIM104GOPRO

Hollanda’da bu iki adrese uğramak için anayolları değil, okyanus kenarından, hollandalıların 1950’li yıllarda elleriyle yükselen deniz suyundan korunmak için inşa ettiği setlerden geçen yolları kullandık. Fırtına ve yağmur eşliğinde sürdük 2 hatta 3 gün boyunca.  Tüm yağmurluk ve korumalı kıyafetlerimiz bizi kuru tuttuğundan anın tadını güzelce çıkarabildik ve düşünme fırsatı bulduk.

Düşünün ki bir ülke okyanustan 100 km’ye yakın setler çekerek tarım arazisi kazanıyor. Buraya dolan suyu rüzgar, güneş ve dalga enerjisiyle çalışan devasa pompalarla dışarı pompalıyor. Bu pompalarla 5 saniyede bir olimpik havuzu boşaltabiliyorlar, ama tüm bunlara rağmen 32 km’lik bir setin tam orta yerinde küçücük bir heykel, yanında bir yazıt, orda da 3-4 paragraf bu hikaye anlatılıyor. Bu arazilerde yetiştirilen lalelerle bizimkisi gibi tamamen dışa bağlı hale gelmiş ülkelerdeki otoban kenarları çiçeklendiriliyor ve o ülkelerin  yöneticileri halkını avrupanın kendilerini kıskandığı ifadeleriyle kandırıyor. Bir ülke düşününki böyle bir gurur duyulacak özellikleri varken ülkenin her yerine hollanda bayrağı dikmiyor, kendi dili gibi ingilizce konuşmaktan geri kalmıyor modern dünyayı yakalayabilmek için. Dini, dili, geride bırakıp ileri bakıyor. Yok mudur vardır elbet ırkçılık, ama onu sen istersen kafanda büyütürsün, o oranda kendi ülkendekini büyütürsen dev olur, yönetemezsin…

unadjustednonraw_thumb_4cb

Biz öyle bir saygı duyduk bu ülkeye ve insanına ki, bazen motor sürecek tek bir yolları bile olmamasına rağmen buraya mı yerleşsek acaba dedik kaç kere. Yolda karşılaştığımız tüm hollandalıların ise aynı bu tanıştıklarımız kafasında olmaları ise bizi hiç şaşırtmıyor artık.

Hoşçakal güzel ülke ve insanları…

Not: Türkiye gibi harika bir iklime sahip bir ülkede kışın sera harici domates yiyemezken, kışın ortasında açık havada sadece bilime inanılarak yetiştirilmiş üstü açık bahçe domatesi yemek insanın içini acıtıyor, tatmadan anlaşılmaz bu…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s